19 Nisan 2012 Perşembe

insan Hakları ve Futbol Taraftarlığı

5 Mart 2012'de İzmir Atatürk Stadı'nda Türkiye futbol tarihinin çok önemli olaylarından birisi cereyan etti. İstanbul medyasının ve Emniyet'ten icazetsiz haber yapamayan İzmir yerel basınının gözünden kaçsa da (!) paylaşılmaya ve her fırsatta hatırlatılmaya değer bir olay. Göztepe taraftarı, 5 Mart'ta oynayacakları Akhisar Belediyespor maçında insan hakkı ihlali olup olmadığını gözlemlemesi için İnsan Haklar Derneği'den (İHD) bir heyet istemişler.
İHD de maça 5 kişilik bir heyet göndererek taraftara yönelik polis şiddeti olup olmadığını gözlemlemiş.

İHD'nin bir futbol maçına gözlemci gitmesi, hele ki taraftarların talebi üzerine gitmesi kesinlikle küçümsenmemesi gereken bir olaydır. Taraftar şiddetinin sürekli gündeme geldiği ve nedenlerden çok sonuçların tartışıldığı ülkemizde taraftar şiddetinin nedeni ve taraftara yönelik şiddet hakkında iki çift laf etmek için iyi bir fırsattır.

13 Şubat 2012 Pazartesi

Neden "ispanya iç Savaşı"?

İber Yarımadası'nda Devrim ve İç Savaş 

"Bu bir iç savaş ve devrimdi. Ülke faşist ya da sosyalist bir devlete dönüşmeden sona ermeyecekti"  Arturo Barea

Savaştan bir poster:
"Tarım Emekçisi!
Devrim sana toprak verecek"
1930’lu yıllarda İber Yarımadası’nda yaşananlar tarihe “İspanya İç Savaşı” olarak not düşülmüştür ama bu tanımlama; bir yandan yaşananları sadece "iç savaş" ile açıklayarak dönemi basitleştirirken,  diğer yandan da olayın cereyan ettiği bölgenin İspanya'dan ibaret olduğu yanılsamasını yaratır. Her ne kadar Uluslararası Hukukun soğuk diliyle bölgeye "İspanya"  demek zorunda bırakılsak da vicdanımızın dilinde hala Katalunya, Bask ve Asturyas gibi kelimeler mevcudiyetini koruyor. Bu dönemi “İspanya İç Savaşı” diye nitelendirmek o kadar yaygın bir kullanıma sahiptir ki, mevzu bahis “İspanya İç Savaşı” olunca birbiri ile kanlı-bıçaklı olan kesimlerin bile hemfikir olduğu ender konulardan biridir.
Peki neden "İspanya İç Savaşı" kavramına takılmak gerekiyor, bu kavramı kullanmak ya da yerine başka bir kavram kullanmak neden önemli? Hem bu kavramla ilgili derdimin nedenini açıklayayım, hem de  bu dönemle ilgili bir şeyler paylaşalım.

Yarımadayı kasıp kavuran bu dönemi “İspanya İç Savaşı” diye isimlendirmek muhafazakâr ve liberal tarihçilerin bulduğu bir kılıftır ve maalesef ki solun geneli de bu kılıfı kullanmakta beis görmemiştir. Hâlbuki bu kılıfın altında işçi sınıfının büyük bir varoluş mücadelesi ve başarıya ulaşmamış bir devrimi gizlidir. Bu aslında bir giz değil, bütün dünyanın gözü kulağının İspanya’da olduğu bir dönemde herkesçe bilinen bir gerçektir. Başta İspanyol burjuvazisi olmak üzere dünyanın tüm Kralcıları diken üstünde bu başkaldırışı izlerken, işçi sınıfı ise SSCB’den sonra kapitalizmin bağrında-Avrupa’da açılacak bir gediğin daha müjdesini bekliyordu. Liberal tarihçilerin üzerini örtmek istedikleri de tam olarak budur.

1 Şubat 2012 Çarşamba

Yorumcular

12 Eylül Darbesi, hiç dağılmayacak bir sis gibi memleketin üzerine çöktüğünde; umutsuzlar köşelerine çekilip, tutunamayanlar da memleketi terk-i diyar edince yaprak bile kımıldamıyordu Türkiye’de. Türkiye Solu, Bahar Eylemleri ile birkaç yıllık uykusundan uyanıp ölü toprağını yavaş yavaş üzerinden atarken yıl 1987’di. 12 Eylül karanlığından “sıyrılıp gelen” Yorumcular da yaşamın ta kendisine borçlu olduklarını bilerek umutsuz yığınların silkinip kendilerine gelmesinde taşın altına elini koyuyordu.

1987’de “Sıyrılıp Gelen” büyük aşkları ile başladıkları yolculuklarında, kirli düzenin önlerine yaşam diye koyduğu çürümüşlüğü red ederek 21 albüme imza atarken, stüdyo ve salon müzisyeni olmayı da red ediyorlardı. Onları harç zamlarına karşı yapılan öğrenci eylemleri ile Beyazıt Meydanı'nda, fabrika direnişleri ile grev halayında, tecride karşı açlık grevleri ile cezaevi önlerinde, bir görüş kabininde veyahut 1 Mayıs meydanlarında görenler şaşırmıyordu.

30 Ocak 2012 Pazartesi

1980-81 sezonu Karşıyaka-Göztepe maçı

(Unutulmaz Maçlar-3)

Karşıyaka ile Göztepe arasındaki ezeli rekabet, “İzmir futbolu” hakkında konuşulmaya başlanınca ilk akla gelen konulardan biridir. Bu rekabet, sadece İzmirliler tarafından değil bütün Türkiye’deki futbolseverlerce bilinen bir futbol gerçeğidir. Bu rekabetin Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş, Trabzonspor kadar popüler olamamasının sebebi ise hiç kuşkusuz Karşıyaka ile Göztepe’nin üst düzey başarılarının çok sınırlı olması ve uzun yıllardır üst liglerde (şimdilerde “Süper” Lig) oynamıyor olmalarıdır.

Karşıyaka ile Göztepe arasındaki ezeli rekabetin en önemli maçlarından birisi ise 16 Mayıs 1981 yılında İzmir Atatürk Stadı’nda oynanan maçtır.

23 Ocak 2012 Pazartesi

1973-74 sezonu Real Madrid-Barcelona maçı

(Unutulmaz Maçlar-2)

1973-74 sezonunda Madrid'de sahneye konan ve belki de muadilleri arasında en fazla hatırlanmayı hak eden el clasico'dur.

Bu el classico’yu hatırlanmaya değer kılan nedenler çoktur ama en önemlisi faşist Franco’nun 1939’dan beri devam eden diktatörlüğüne her fırsatta gizliden gizliye küfreden Katalanların, Franco’nun en önemli kalelerinden biri olan Barnebau’da Real’i yenmesidir.
O dönem Real’i Madrid’te yenmek herkesin harcı değildir. Real Madrid’le Barnebau’da maç yapmak, aynı zamanda diktatör Franco’yla karşı karşıya gelmekti.

Real’in hemen her maçında tribündeki yerini alan Franco’nun önünde ya diz çökecektiniz, ya da “diz çökerek yaşamaktansa ayakta ölmek yeğdir” deyip direnecektiniz. Bu yüzdendir ki bu galibiyetin çok büyük anlamı vardır. Bu zafer, o dönem dünyanın en büyük kulüplerinden birini kendi evinde evire çevire yenmekten daha fazla anlam ifade etmektedir.
O dönem Real’i yenmek sadece bir ezeli rakibi yenmek değil, Real Madrid’in başarıları üzerinden politika yapan diktatör Franco’yu ve onun düzenini de dize getirmekti.

7 Nisan 2011 Perşembe

Pazar/Bir Ticaret Masalı-Ben Hopkins

İngiliz yönetmen Ben Hopkins'in Türkçe çektiği ama bazı sahnelerde Kürtçe ve Azerice’nin de kulağımıza geldiği filmi, birazcık da oryantalizme yeltenerek ilgimizi çekmeyi başarıyor.

Filmin baş karakteri olan Mihram rolünü Ben Hopkins'ten kapan Tayanç Ayaydın ise, Ben Hopkins'in güvenini boşa çıkarmıyor ve deyim yerindeyse döktürüyor. Üstelik Genco Erkal gibi bir üstadın da önemli rol aldığı bir filmde, filmin başından sonuna kadar sürekli ön planda kalmayı başarıyor. Yerli dizilerde canlandırılan Doğulu ya da daha doğru ifadeyle Kürt tiplemelerini oynamaya çalışan oyunculara da oyunculuk dersi veriyor. 

Filmin konusu ise filmin adından da anlaşılacağı gibi “serbest piyasa ekonomisi”.
Ben Hopkins, serbest piyasa ekonomisinin "nimetlerini", görünmez elin bir serbesti içinde nasıl işlediğini o kadar sade, o kadar basit anlatmış ki; "serbest piyasa ekonomisi", "tam istihdam", "görünmez el", "toplumun genel ve ortak faydası" gibi kavramlar yerle bir oluyor. 

29 Mart 2011 Salı

Milan- Steaua Bükreş / 1989 Şampiyon Kulüpler Kupası Finali

Unutulmaz Maçlar -1

Futbola dair canlı hafızası 1987 yılından öncesine gidemeyen şahsımın çeyrek asırlık kişisel futbol tarihindeki en önemli, en hatırlanası maçlardan birisidir.

Hatırlanmak için onlarca sebep vardır ve hangi sebebin hafızamda daha fazla nüfuza sahip olduğunu kestiremiyorum.
Bugünlerde herkesçe kabul gören dünyanın en iyi futbol takımı Barcelona ne ise, 1980’lerin sonu 90’ların başında Milan odur. Milan’ın ne kadar iyi olduğunu açıklamak için 1994 Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası Final maçında Milan’ın Barcelona’yı 4-0 geçtiğini hatırlatabiliriz. Ama Milan’ı tutmak için tek sebebimiz o yıllarda dünyanın “en iyi” olması yeterli bir sebep değildir elbette. Zira Real Madrid de 1997-2002 arasında tozu toprağa katmış, almadık kupa bırakmamıştır ama gönlümüzde bir yer edinememiştir. Bir zamanlar Kara-Kızıl Tugaylar’ın tribünlerinde cirit attığı, Antonio Negri yoldaşın takımı Milan’ı Silvio Berlusconi’ye rağmen sevmişizdir. Milan, gönlümüzün İtalya şubesidir.

Rahşan Demirel

Binlerce yıldır sönmeyen Newroz ateşini bir kez de bedeni ile yakan "Kadifekaleli".
Yıl 1992. Kürtlerin binlerce yıldır mitolojik çağrışımlarla kutladığı Newroz, artık daha farklı anlamlar kazanıyor, bir uyanışın bir direniş hareketinin sembollerinden biri oluyordu. Kürtlerin kadim dostlarından biri olan "ateş" de Newroz'la kardeş olmuş, kendi tarihini yaratmıştı. Ateşin bu tarihinde yücelmek isteyenler de ölümsüzler kervanına katılmak için o anı kolluyorlardı.
1992 yılında ise, tıpkı 1991'de olduğu gibi Newroz kutlamaları birilerinin canını fena halde sıkmış olacak ki, cellatlar kana susamış, Cizre'nin, Mardin'in, Nusaybin'in toprağını kanla suluyorlardı. Mardin'den kilometrelerce uzakta İzmir'de, “Küçük Mardin” Kadifekale'de ise Mardin'in hesabını sormak isteyen binler Newroz'un coşkusuyla doluşuyordu kalenin surlarına.
18 yaşındaki Rahşan ise gördükleri, yaşadıkları ile başka bir yolculuğa çıkmaya hazırlanıyordu. O, ateşin tarihinde yücelmek, bir gün önce Cizre'de, Nusaybin'de söndürülmeye çalışılan Newroz ateşini bedeniyle yakmak, ateşi harlamak istiyordu.
"Ben kendimi Newroz yapıyorum Kadifekale'de. Cizre, Mardin ve Nusaybin'in cevabını vermek zorundayız" diye bir not bırakarak çıktı kalenin surlarına.

22 Şubat 2011 Salı

The King's Speech (Zoraki Kral) -Tom Hooper


Peşinen Uyarı: Film, herkesçe bilinen bir hikayeden uyarlanmış ise de, bu yazı filmi izlerken alacakları keyfi azaltacak içeriğe sahip olduğundan henüz izlememiş olanların filmi izledikten sonra okuması tavsiye edilir.

Daha çok TV filmleri ile tanınan genç yönetmen Tom Hooper’ın ilk sinema filmi The Damned United’tan sonra büyük sükse yapan, bol ödüllü ve 12 dalda Oscar adayı filmi: The King’s Speech.

Türkçe’ye “Zoraki Kral” şeklinde çevrilmesi hangi akla hizmettir, bu ismi kim bulmuş bilmiyorum ama   “Türkçe’ye Kötü Çevrilmiş Film İsimleri” listesinin kabarmasına bir katkıda bulunulduğu kesin. Orjinal ismi “King’s Speech” doğrudan Türkçe’ye “Kralın Konuşması” şeklinde çevrilseydi de gişe beklentisi olan bir film için etkileyici bir film ismi olmazdı kabul ediyorum ama “Zoraki Kral” da hiç yaratıcı değil ve gitmemiş bu filme. Sıradan bir Hollywood film gibi yapıştırılmış filmin üstüne.

Film, 1936-1952 yılları arasında, yani Dünya tarihinin en hareketli, diplomatik manevraların yoğun yaşandığı bir dönemde İngiltere Kralı olarak Britanya tarihine damga vuran 6. George’in "kekeme" haliyle tahta çıkış öyküsünü anlatıyor.

10 Şubat 2011 Perşembe

Biutiful- Alejandro Gonzalez inarritu

Peşinen uyarı: İşbu yazıyı filmi henüz izlememiş olup izleyecek olanların okumaması önerilir.


İzleyip de beğendiğiniz bir film için birisi size “nasıldı” diye sorduğunda, “güzeldi” diye başlarsınız cümleye ve sonra ayrıntılarına girersiniz. “Biutiful” öyle filmlerden değil işte. Beğenirsiniz ama güzel değildir. Çünkü filmde güzel olan hiçbir şey yok. Belki de güzel olan tek şey, anti-kahramanımız Uxbal’ ın filmin sonunda kendi büyülü âleminde, bembeyaz karla örtülü bir ormanda babası ile karşılaşması ve hüzün dolu yüzüne tebessüm gelmesi. Uxbal ve ondan daha genç babası ile birlikte bilinmeyen bir yere doğru gitmeleri. Bilinmeyen yer Uxbal ailesinin çok sevdiği Pireneler mi, yoksa Cennet mi, bilemiyoruz. Babasının Uxbal’dan daha genç olması ise, insanın hep öldüğü yaşta kaldığı gerçeğini tekrar hatırlatıyor. İyi mi oluyor, kötü mü? Cevabı zor ama çok zor bir soru.
Filmde hemen hemen hiçbir şey güzel değil. Her şey bozuk ve çirkin. Filmin ismini merak edenler, filmi izledikten sonra meraklarını gideriyor. Filmin ismi bile bozuk, "beautiful"un bozuk, yamulmuş hali. Kadınların hiçbiri güzel değil, Uxbal’ın karısı Marambra da çirkin. Bar sahnesinde, striptiz yapan güzel kadınların yerine popoları silikonla çok çirkin bir şekilde memeye benzetilmiş deforme olmuş, vücutları bozulmuş, normallikten çıkarılmış kadınlar tercih edilmiş. Evlerin hepsi kötü, bozuk ve rutubetli, sokaklar dar. İnarritu'nun ısrarla kamerasını odakladığı yemeklerin hepsi kötü ve mide bulandırıcı.